Cinlerden peygamber gelmiş midir?

Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi okuyup aktaran ve size bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan elçiler (peygamberler) gelmedi mi? Onlar: “Nefislerimize karşı şahadet ederiz” derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şahadet ettiler.”Ve “Bize uyarıcı geldi fakat biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi’ dedik.”(6:130; 67:9) Ayetleri, cinlere de peygamberlerin geldiğine işaret ediyor. Ancak ayet umumi olduğundan peygamberlerin de umumi yani, sadece cinlere veya sadece insanlara geldiği şeklinde değil, insanlara gelen peygamberlerin ve özellikle Hz. Muhammed (s.a.v)’in cinlere de peygamber olarak gönderildiği şeklinde anlaşılması daha uygun görünüyor.

İsmail Hakkı Bursevi, “cinlere kendi cinslerinden peygamber gönderilip gönderilmediği” konusunda şöyle demektedir:

“Kuşkusuz, hem cinlerin, hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir. Öte yandan, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in, hem cinlerin, hem de insanların peygamberi olduğuna ilişkin görüş birliği vardır. Onlardan önceki peygamberler ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hz. Süleyman (a.s)’da, genel peygamberlik göreviyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir. Buna göre ayette geçen “içinizden” ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin hem insanlardan, hem de cinlerden olabileceğini belirtir. Ya da ikinci açıklamaya işaret eder. Peygamberlerin yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak “Ey cin ve insan topluluğu!” şeklinde de hitap edilerek hem cinlere, hem insanlara birlikte hitap edilmesi “içinizden” ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır.”(1)

Konuyla ilgili olarak merhum Yazır şöyle diyor:

“İnsanların ve cinlerin bir toplum olabilmesinden anlaşılır ki, insan toplumunun peygamberleri, cin toplumunun da peygamberleri demektir. Ve her peygambere insan ve cin şeytanlarının düşman olması bununla da ilgilidir. Ve özellikle peygamberlerin sonuncusu olan Rasülullah (s.a.v)’in Rasülü’s-Sekaleyn, yani insan ve cin peygamberi olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Busayri de bunu latif bir şekilde şu beytiyle ifade etmiştir:

“Muhammedün Seyyidü’l-Kevneyni;
Ve’l-Ferikayni min Arabi’n ve min Acemi”

Muhammed (s.a.v), iki cihanın, insan ve cinnin,
Arap ve Arap olmayan iki topluluğun efendisidir.”(2).

(1) Bursevi, Ruhu’l-Beyan, III, 96.
(2)Yazır,HakDini,III,518.

Cinlerin Varlığının Bilimsel Kanıtları

Karabasan, peri, ruh, hortlaktan… uzaylılar, reenkarnasyona uzanan, farkında olmasak ta, var olan ve bizlerle, gerek iyilik ve daha çokta ( kafir cinlerce) gerek kötülük yapmak amacıyla hayatımıza giren cinler, Allah’ın Kur’an-da bizlere bildirdiğine göre dumansız alevden ( akıllı - enerji alanı, ışınlardan yaratılmış (55-15), maddenin içine nüfuz edebilme, içine girebilme özelliğine sahip (15-27) insanlar yaratılmadan önce uzayda var olan ve yaşayan, tıpkı insanlar gibi Allah’a ibadetle emrolunmuş (51-56) akıllı, iradeli, kadın, erkek, çocukları olan, belli bir ömürleri, olan en büyük eğlenceleri, insanların zayıf noktalarından istifade edip, onları kendilerine tabii kılabilmek olan, eskiden koyun, keçi, kedi… şeklinde insanlara görünürken, bilimin kutsal bir tanrı kabul edildiği günümüzde, uzaylı, uçan daire… şekillerinde insanlarla irtibata giren, reenkarnasyon- tenasuh- ruh göçü gibi sahte dirilme oyunları ile insanları kandıran, büyülerde kullanılan… yaratıklar olan cinler, insanların zıttı olma ( hayvanın zıttı bitki, insanın zıttı cindir.) özelliğine sahip mahluklardır.

CİNLERİN VARLIĞININ İSPATI

Enerji aslında bir maddedir, madde de enerji. Aralarındaki fark gelip geçicidir. Çeşitli şartlarda madde enerjiye, enerjide maddeye dönüşebilir. Eğer madde, ışık hızıyla seyretmeye başlarsa, o madde ışına, enerjiye dönüşür. Tersi, eğer enerji yoğunlaşır, katılaşırsa ona “madde” deriz. Mesela bir taşkömürünü yakarsak, o değişime uğrar ve ortaya ısı, ışık (enerji) ve küller çıkar. Yani madde enerjiye dönüşebilir… Bilim adamları şu an enerjiyi yoğunlaştırıp, onu madde haline getirmeye çalışmaktadırlar.

İşte cinler belli dualarla, bu işleri yapabilmektedirler. Yani akıllı ışınlardan oluşan yapılarını Allah’ın izniyle, belli dualarla yoğunlaştırıp görünür hale gelebilmek-tedirler.

Kuantum (Quantum) fizik teorisine göre cisimler etrafa enerji yayarlar. Fakat yayılan bu enerji akarsu gibi devamlı değil, kesik kesik dalgalar halindedir. Bu dalgalar halinde yayılan enerji parçalarına kuantum denir.

Özetle madde aslında enerjinin yoğunlaşmış ( enerjide maddenin yayılmış ) halidir. Maddeyi meydana getiren bu enerjide dalgalar halinde bulunduğuna göre dalgaların meydana getirdiği bir alemde (ses, ışın, … dalgaları) yaşıyoruz demekten başka çare kalmaz.

Her madde dalgalar halinde yayılan enerjinin yoğunlaşmış halidir, diye özetlenebilecek bu teorileri temel aldığımızda, vücudundan geçen röntgen ışınların-dan habersiz olan insanın, yapısı bu dalgalardan meydana geldiği açıklanan yaratılmışları ( cinleri ) nasıl inkar edemayaceği ortaya çıkar,

Cinler vardır. Peki (aynı dinden olduğumuz Müslüman cinleri bir kenara bırakacak olursak ) Hıristiyan - ateist … cinlerden nasıl korunabiliriz ?

Görülmeyen ışınlardan oluşan, maddeye nüfuz edebilen bu kafir cinlerden yine görülmeyen ama etkili bir kalkan oluşturan belli dualarla ( onları okurken oluşan ses-zihin dalgalarının oluşturacağı kalkanla) korunabiliriz. Bu dualar :

Euzü besmele ile ,

1- Muminun 97-98 : Rabbi euzu bike min hemezatiş şeyatini ve euzü bike en yahdurun.

2- Nas - Felak sureleri

3- Ayet’el - Kursi suresi

4- Abdestli dolaşmak

Her hastalığın ilacı ayrı ayrıdır… Kafir cin musallatına karşıda ilaç yukarıdaki dualardır. Özellikle uykuda (karabasan), ruh çağırma, tenasüh (!) olaylarında …

CİNLERİN YAŞLARI

Hız arttıkça zaman yavaşlar… hız belirli bir noktaya ulaştığı zaman ise zaman durur. Bir örnek verelim :

Bir taşıt uzaya yolculuk yapmaktadır. Hızını, ışık hızının 20 000’de biri kadar kabul edelim. Bu taşıt içindeki insan bir yıl süreyle dünyadan uzaklaşıyor. Bir sene sonra bu araç geriye dönüp dünyaya yöneliyor. Dünyaya döndüğünde kendisi için gidiş bir dönüş bir toplum iki sene geçer. Fakat dünyadaki insanlar için tam iki asır geçmiş dünya üzerinde üç nesil değişmiştir.

İşte bunun gibi yapıları gereği madde ile kayıtlı olmadıkları için daima yüksek hız içinde yaşayabilen cinler, normalde 70 sene civarı ömürleri varken dünyadaki insanlarla kıyaslandığında 700 - 1000 sene yaşayabilmektedirler.

CİNLERİN YAŞAMLARI

Cinlerde, insan gibi kadın erkek iki cinsten oluşur. İnsanlar gibi evlenirler. Yer, içer, çocuk sahibi olur savaşırlar. Ben dine inananı, inanmayanı… vardır. Yaşarlar ve ölürler. Hortlak, hayalet, ruh çağırma, uzaylı, peri. Uçan daire, tenasüh… gibi adlandırılan tüm görüntüler aslında cindir. Fakat batılılar, cinleri bilmedikleri, değiştirilmiş İncil’de, günümüz Hıristiyanlığında cin konusu ve onların özelliklerinden bahsedilmediği için cinlerin göründüğü her surete batılılar ayrı bir isim (uzaylı, uçan daire, ruh, peri, hayalet….) vermektedirler. Halbuki bizler, cinleri bize tanıtılan yüce Rabbimize hamd olsun ki onların bu oyunlarına gelmiyor ve onları asıl hüviyetleri ve adları ile tanıyabiliyoruz.

CİNLER İNSANLARI NASIL ALDATIR

Cinler hipnotizma ve trans esnasında, büyü için kullanıldıklarında, ruh(cin) çağırma seanslarında, uzaylı kılığında insanla temasa geçtiklerinde… insanlara musallat olabilirler. Bedenimizi beyin vasıtasıyla yöneten ruhu, bedeni veya bir rahatsızlık esnasında ( loğusalık anında, çok sinirli, öfkeli olduğumuz, aşırı duyarlı, hissi olduğumuz anlarda, geceleri aşırı çıplak olduğumuz anlarda …),beynin yönetiminden uzaklaştırıp vücudun yönetim merkezini ( beyni ) ele geçirmesi ile cin çarpması, cinin musallat olması gibi olaylar gerçekleşir. Cinler insanları birkaç şekilde aldatabilir :

1- Müslümanı ( cahil, bilgisiz olanları) , İslami gayeler görüntüsü altında , o kişinin İslam’a olan yakınlığını istismar ederek kandırır.

Cinler cahil Müslümanlarla falanca evliya, melek… zamanla da tanrı olarak irtibat kurarlar. O Müslüman’a yakın gelecek hakkında yalan-yanlış bilgiler getirir, olağanüstü rüyalar gösterir, bazı zor anlarda ona yardım ederler. Çevresindeki insanların rüyalarına girer ve o saf Müslüman’ın kendini veli, olağanüstü bir kişi zannetmesine sebep olurlar. Hastaları tedavi ettirir, felçlileri yürütmeye başlatırlar. Böylece o cahil Müslümanın çevresine insanlar toplamaya başlanır. Cahil insan zamanla kendini gerçekten veli, olgun bir mürşit sayar ve bu sayede bir cin bir insan vasıtasıyla binlerce insana hükmeder. Türkiye’de İskender Erol Evrenesoğlu, Zühre Ana, Pakistan’da kadıyaniliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kadıyani… gibi.

Cinler böyle durumlarda önce dini emirleri insanlara uygulatır. Namaz, sadaka … gibi. Sonra asıl isteklerini, gayri İslami emirlerini Müslümanlara uygulatır. İtikatları bozulan Müslümanların tenasühe inanmaları, kendini veli zanneden saf müslümanın mesih, mehdi… zamanla tanrı olduğunun çevresindeki insanlara tanıtılması gibi inançlar yaygınlaştırılır.

2- Müslüman olmayanları hümanist, insancıl gayelerle kandırır cinler.

Ruh çağırma, transla ruhlarla irtibata girme esnasında görülen cinler, kendilerini başkalarının ruhu, uzaylı, tanrı … gibi göstererek insanları kandırırlar.

Ruh Çağırma : Örnekle açıklayalım: Tom farkında olmadan bir cinle yıllar geçirir. Sonra Tom ( çoğun-lukla intihar ederek , öldürülerek… ) vefat eder. Cin uzaya çıkar, dünyadan uzaklaşır. Aradan 200-500 sene geçer. Tomun torunlardan Nike, dedesinin ruhu (!) ile irtibata girmek için bir ruh çağırma seansı düzenlerler. Seans esnasında transa geçen toplulukla uzaydaki cin arasında zihinsel bir irtibat kurulur (telepati ) . Çin çağrıyı alır dünyaya döner ve kendisi için 10- 20 sene, dünyadakiler için geçen yüzyıllar öncesini anlatmaya başlar. Hem de en ince detaylarına dek… Seanstakiler, gelenin Tomun ruhu olduğuna kesin inanmışlardır. Cin’de kendini dinleyecek cahil bir grup bulmuştur. Oyun böylece başlar…

Tenasüh: Daniel evini farkında olmadan bir cinle paylaşır. Zamanla Daniel anormal bir şekilde, intihar, cinayet… ile ölür. Cin o anda dünyanın herhangi bir tarafında yeni doğmuş bir bebeğe musallat olur. Duasız abdetsiz bir ortamda çocuğun irade,beynini kolaylıkla ele geçirir cin. Çocuk biraz büyüyüp konuşmaya başlayınca kendi içine Daniel’in ruhunun girdiğini söylemeye başlar. Görmediği ev, kişi hakkında çok gizli, sır gibi bilgileri ailesine anlatır ve bu bilgiler doğrudur da… Konuşan çocuktur fakat konuşturan cindir. Bilgileri çocuk konuşur ama cin anlattırır.

Dışarıdan bakınca , mantıklı bir sonuç çıkarabilmek için çocuğun içine Daniel’in ruhunun girdiğini kabul etmekten başka çare yoktur. Halbuki çocuğun içine giren cindir ve tenasüh diye de bir şey yoktur.

Uzaylılar : Eskiden görülen perili ev, konuşan hayvanlara… inanmayan, onları gördüğünü söyleyen her insanla alay edenleri aldatıp, kendilerine tabi kılıp, bu şekilde kendilerine inanmayanlarla eğlenip alay etmek isteyen cinler uçan daire, uzaylı kılığında çevrelerine görünürler.

Halbuki köyde hayvan, şehir de uzaylı gibi görülen her iki şekil aslında aynıdır, cindir.

Uzaylılar kılığında görülen cinler, görünür hale geldiklerinde genellikle büyük, patlak gözlü, boyları küçük kolları uzun… şekil de görünürler.

Büyü : Büyünün özü, kökü cinlere dayanır. Bir kelime grubunun belli sayıda, yan yana okunması ile meydana gelir .

İnsan beyninin devamlı ürettiği elektromagnetik dalgalar belli kelimelerin tekrarı ile adeta bir şifreyi oluştururlar. Bu şifre belli cinleri harekete geçirir ve o şifreyi açan kişinin isteklerini yapmak durumunda kalır…

Büyü vardır fakat dinimizce haram kılınmıştır.

Özetle cinler ( camdan geçen güneş ışınları gibi…) maddeye nüfuz edebilme özelliklerine sahiptirler. Fakat her halükarda insanlar cinlerden üstündür. Gerek zeka, gerek ( dua okuyarak cinlere) tesir etme yönünden . Yeter ki cinlerden çekinmeyelim korkmayalım.

Korkulacak tek varlık, Yüce yaratıcı, Ahiret gününün sahibi olan Allah’tır. Zaten Allah’tan, sadece Allah’tan korkana ne cin , nede insan tesir etmez , onu korkuta-maz. Çünkü o insanın vekili, koruyucusu her şeyin üstünde. Rab, İlâh, Malik, hafız … olan Allah’ü Teala olur.

NOT :HZ. RESUL ,”MİKROPLARI” BİLİYOR İDİ !.BİR HADİS-İ ŞERİF’LERİNDE :” TEZEK VE KEMİKLERLE TEMİZLENMEYİN, ÇÜNKÜ ONLAR CİNLERİN AZIĞIDIR.” (TİRMİZİ:14/18) BUYURMUŞLARDIR.BİLİNDİĞİ GİBİ HAYVAN TEZEKLERİ VE KEMİKLER MİKROORGANİZMALARIN ,MİKROPLARIN ÜREYİP ÇOĞALDIĞI YERLERDİR . HZ. RESUL İNSANLARA SAKINMALARI GEREKEN MİKROPLARI , O DÖNEMDEKİ İNSANLARIN SAKINDIĞI DİĞER BİR ŞEY İLE ;CİNLERLE AÇIKLAMIŞ VE İNSANLARI MİKROPLARDAN UZAKLAŞTIRMAYI AMAÇLAMIŞTIR.DİĞER BİR HADİSTE ” ÇÖPLERİN CİNLERİN TOPLANTI YERİ OLDUĞU BİLDİRİLMİŞTİR…ÇÖPLERDE BOL MİKTARDA NE OLDUĞUNU BELİRTMEYE GEREK YOK HERHALDE…!YİNE HZ. RESUL :” TIRNAKLARIN UZATILMAMASI GEREKTİĞİNİ ,YOKSA İÇLERİNE CİN GİRECEĞİNİ ” BELİRTİR…BAKIMI ZOR UZUN TIRNAKLARIN İÇLERİNE NE GİRECEĞİ MALUMDUR.

HZ. RESUL , ZATEN DEVAMLI KAFİRLERCE ELEŞTİRİLEN ” YALANCI, CİNLENMİŞ…” İFTİRALARINA MARUZ KALMIŞ BİRİ İDİ.BİR DE GÖRÜNMEYEN , HASTALIK SEBEBİ KÜÇÜK CANLILARDAN BAHSETSE - MEKKE’Lİ MÜŞRİKLER CİN’E İNANIYORLARDI - İFTİRALARIN DOZU İYİCE ARTACAKTI.HZ. RESUL’DE BİLİNEN BİR DİĞER KAVRAM - CİN - İLE İNSANLARI MİKROPLARDAN SAKINDIRMAYA ÇALIŞMIŞ VE BAZI HADİSLERİNDE CİN KELİMESİNİ MECAZİ ANLAMDA, MİKROP ANLAMINDA KULLANMIŞTIR!

alıntıdır…

yasanmis bir trafik kazasi

İngiltere aniden bastıran sisiyle ünlüdür. Yine sisin yoğun olduğu bir gün kadının biri şehirlerarası bir yolda arabasıyla seyahat ediyormuş. Sabahın erken saatleriymiş. Sis yüzünden pür dikkat ve olabildiğince yavaş gidiyormuş. Derken yolun iki tarafında oldukça garip açıyla park etmiş iki araba görmüş. Önce tırsmış. Ama merakına yenik düşmüş ve arabasını biraz ileride güvenli bir yere çekmiş.

İhtiyatla ilk arabaya yaklaşmış. Her halinde savrularak durduğu belli olan otomobilin görünen bir hasarı yokmuş. Otomobilin etrafında dolaşan kadın şoför mahalinde yan koltuğa doğru yatmış bir adam olduğunu görmüş. Açık pencereden içeri uzanarak, adama seslenmiş. Yanıt alamamış. Bu arada farkında olmadan kapıyı tutunca eline yapışkan bir şey bulaşmış. Alacakaranlıkta eline bulaşan şeyin önce ne olduğunu anlayamamış, ama birden bire jeton düşmüş. Elindeki kanmış.

Panik içinde arabasına koşmuş. Son sürat en yakın yerleşim yerine gidip, polise durumu anlatmış. İngiliz polisi hemen harekete geçmiş. İki arabanın bulunduğu yere vardıklarında, olağanüstü tedbirler alarak arabalara aynı anda iki ekip halinde yaklaşmışlar. Biraz sonra her iki ekip lideri, polis müdürüne arabalarda kafası kopuk birer ceset olduğunu rapor etmişler.

Bir süre sonra cesetlere ait iki kafa bulunmuş. Kafaların her ikisi de darmadağan olmuş vaziyetteymiş. Otomobillerde ise hiç bir hasar yokmuş, cesetlerde başka bir darbe de. Kafalar ise kesici bir aletle kesilmemiş, güçlü biri ya da bir şey tarafından sanki bir serçe kafasıymış gibi çekip kopartılmışa benziyormuş. Polisler bu işin içinden bir türlü çıkamamış. Olaya İngiliz gizli polisi MI5 el koymuş.

MI5′da yeni kurulan seri katil araştırma birimi, olay mahalini didik didik incelemiş. İki gün sonra MI5 karargahına bu esrarengiz olay hakkında bir rapor ulaşmış. Dehşet verici bu olay, aslına basit bir trafik kazasıymış. Raporda olay şöyle anlatılıyormuş:

“Yoğun sise rağmen hız yapan iki sürücü de bellerine kadar sarkarak yolu daha iyi görmeye çalışıyorlarmış. Karşı yönlerden gelen bu iki otomobildeki sürücüler hızla gelen diğer otomobili çok geç farketmişler. Kafaları birbirine hızla çarpınca, ikisinin de kafası kopmuş.”

——

ALINTIDIR…..

Ölülerin Kokusu

new York polis merkezi…

Polis şefi Blazek masaya doğru ilerledi ve elindeki gazeteyi üzerine bıraktı. Koltuğa oturdu. Sıkıntıyla etrafına baktı. Sonra dönen sandalyesiyle bir sağa bir sola dönmeye başladı. Bunu çok seviyordu. Yaşlı vücudu artık bu hareketi yapmakta zorlanıyordu. Ama uzun saçları aşk dolu gençliğindeki kadar canlıydı.

Karşı masada Hollandalı polis memuru Van Rock vardı. Yazı işleriyle uğraşırdı. Kafasını evraklardan kaldırmak istemez, arkadaşlarıyla ise pek az konuşurdu. Sıska, bardak altı kalınlığında gözlükleri, kısa saçı, üzerine bol gelen polis kıyafeti kendisinin dikkat çeken yanlarıydı.

Onun hemen sağında çalışan ingiliz Phil Ted’di. Ted; uzun sarı saçlı, kızların sürekli peşinden koştuğu tiplerden, Amerikan güreşçilerine taş çıkartan fiziği ve olgun hareketleri kendisinin çekici yanlarıdır. Zaman zaman amatör Rally’cilerle yarışlara katılır, yerel kupalar kazanırdı. Acil bir operasyon çıktığında ilk O araba koltuğuna otururdu. O olduğu zaman çok başarılı operasyonlar gerçekleştirlerdi. Bu başarının büyük bir payı Ted’in arabayı hızlı ve dikkatli bir şekilde kullanmasıydı.

Ted’in karşısında ise bir Türk polisi olan Berk vardı. Siyah saçını sarıya boyatmış ve merkezde büyük bir kahkahanın kopmasıyla tanınmıştı. İdeal bir fiziği vardı. İngilizceyi yeni yeni söken çaylak bir polis memuruydu. Geceleri amatörce gerilim hikayeleri yazardı. Bunu bir hobi haline getirmişti. Arkadaşları ona zaman zaman “Mr. King” diye hitap ederlerdi. Geceleri kabus görür, sıçrayarak kalkar ve onu defterine geçirerek hikaye haline getirirdi. Ürkek bir kişiliği vardı. Türkiye’de yaşarken anne ve babasını gizemli bir şekilde kaybetmişti. Onları iki yıl kadar aradı fakat nafile… Yakınları tabutuna çiçek, cep telefonu, biblo, bozuk para gibi ne bulurlarsa atmışlardı. Şimdi ablası ile yaşıyordu. Buraya gelmek ablasının en büyük hayaliydi. Kardeşi Amerika hayalinin gerçekleştiğini duyunca çılgına dönmüştü ve hemen New York’a uçmuşlardı. Burada iki ay kadar çalışan Berk kısa bir zaman olmasına rağmen arkadaşlarıyla kaynaşmıştı.

Van Rock her zamanki gibi kafasını evraklara gömmüş çalışıyordu. Çek uyruklu, yaşlı polis şefi sıkıntıyla elindeki gazeteyi okuyordu. Phil Ted yeni olan altıncı kız arkadaşının resmini dikkatle süzüyordu. Berk ise etrafta uçuşup floresana konan sinekleri izliyordu. Van Rock hariç kimse çalışmıyordu. İş olmamasına rağman Rock’ın çalışması şaşırtıcı değildi. Sıkıntılı bir gün.

Blazek her sabah sorduğu soruyu sıkılmaksızın sanki takıntı edinmiş gibi Van Rock’a tekrar sormak üzere dudaklarını yaladı: “Hey Rock ne iş yapıyorsun?”

Rock terlemiş eliyle gözlüğünü düzeltti ve tiz bir sesle: “Ah.. Efendim… Dünden kalma yazıları daktiloya geçiriyorum.” diye cevap verdi. Blazek, “Neden biligisayara yazmayı denemiyorsun?” diye sordu. Ted ve Berk birbirine meraklı gözlerle bakındılar. Blazek sesini yükselttiğinin farkında değildi. Van Rock etrafındakileri süzdükten sonra daktilonun içinde duran kağıdı çıkardı ve bükerek çöpe attı. Sonra da bilgisayarı çalıştırdı. Blazek, “geri zekalı kağıdı neden çöpe attın”, diye bağırmak istiyordu. Ted ve Berk bu olayı süzerken Blazek’e baktılar.Blazek kaşlarını çatacak ve ağzını açacak oldu ki Ted ile Berk ellerini kaldırarak şefe doğru işaret ettiler. Blazek ise bunun üzerine Rock’a söyleyecek o müstehcen kelimeyi her zamanki gibi içine attı. Ted ile Berk aynı anda el kaldırma tesadüfü üzerine birbirlerine hafif bir gülücük attılar.

Polis şefi, Van Rock’dan nefret ettiğinden her zaman emindi. O işe yaramaz sıska köpeği buradan kovdurmak istiyordu, fakat müdürün yakını olması bunu engelliyordu. Hele ki bazı sorularına karşı cevap vermeyip uyuşuk uyşuk etrafa bakması Blazek’in yumruğunu sıktırıyordu. Ama Rock’un işe yaradığı da tartışılmazdı. Blazek arkadaşlarına bakarak yavaş yavaş gazetenin diğer sayfasını çevirdi. Berk öksürdü. Bir mendil çıkardı ve aksıracağı sırada kendini tutarak burnunu sildi. Bir şeye alerjisi olup olmadığını düşündü. “Hayır”diye mırıldanarak bunu onayladı. Ya da burada yakınlarda olan birşey onun alerjisinin başlamasına sebep oldu. Çok yeni bir şey,hayatında ilk kez görebileceği bir madde; Çürümüş kan kokusu olabilir mi…?

Blazek “Hey Türk… Neden etraf bu kadar sessiz?” diyerek alaycı bir ifadeyle sordu. Biraz neşesi yerine gelmiş olmalı. Berk soru üzerine sadece kafa salladı. Bir şey hakkında herhangi bir fikri olmadığını belirtmek için kafasını sağa sola sallamayı Türk halkından öğrendiği kesindi. Odanın gergin havası onu biraz sıkmıştı. Sıkıntıyla derin bir of çekti.

Van Rock bir an olsun kafasını kaldırdı ve sonra tekrar evrakların içine soktu. Blazek ona kısa süre baktı. Sonra etrafı neşelendirmek istercesine “Haydi millet bırakın…” boğazının kaşınmasına neden olan davetsiz tükürüğü yutarak sözüne devam etti, “Böyle sessiz durarak neye ulaşıyorsunuz. Haydi ama konuşun biraz! “diye bağırdı. Sonra ise hafif bir gülücük attı. Blazek’in ilk sorusu Ted’in kulağına yeni erişmişti. Kafasını kaldırıp tedirgin bir halde bakması dikkat çekti ve ilk dudak oynamasıyla, “Evet… Bugün bir gariplik var. Merkeze her zamanki gibi çok kişi geldiğini hatırlıyorum. Ama hiç ses gelmiyor.” dedi ve yutkundu. Kafasında garip olaylar belirdi. Türk gülerek, “Belki binadaki tüm insanları yaratıklar yedi şimdi de bizi yemek için geliyorlar” dedi. Bu espirili söz Van Rock hariç tüm odayı kahkahaya boğdu. Van Rock çok cazip kalkan başını kaldırarak, “Evet bu uğultu sesleri de yaratıkların sesleri” diyerek ilk kez istekli bir tavırla konuştu.

Odadakilerin şaşırtıcı bakışları birden yerini kahkalara bıraktı. Her gün bir kişinin yaptığı espri üzerine gülen geveze üçlü belki de ilk kez Van Rock’un söylediği bir söze güldüler. Ted,Rock’u kutlayarak “Komikti” dedi. Blazek gülücükler arasında tekrar gazeteyi kavradı. Berk kalkarak pencereye doğru ilerledi. Kulpu kavradığı sırada Blezek kafasını ağır ağır yukarıya kaldırdı. Yine o mide bulandırıcı sesiyle konuşmaya başladı: “Lanet olsun! Yazdıkları saçma habere bak”. Berk pencereyi açtı ve yerine oturarak, “Ne oldu… Şey.. Ne yazmışlar?” dedi. Blazek sayfayı bir çırpıda okudu ve arkadaşlarına bakarak ilginç olan olayı özetledi. “Bir salak çıkıyor. New York Times basın binasına gidip kendine garip görünen ve yaratığa benzeyen bir insanın saldırdığını söylüyor. Sivri dişli, böğürmeye benzer ses çıkaran ve yaşayan ölüler filmindeki zombilere benzeyen insanlara benzi… Lanet salaklar!” diyerek gazeteyi apar topar çöpe attı. Ted atılarak: “O hikayenin aynısını bir bilgisayar oyununda görmüştüm. Gizli bir deney sonucu bazı insanlar zombiye dönüşüyor ve salgın gitgide artıyor eee..” Blazek “Kes!” diye Berk’i tersledi. Yaşlılar her zaman sinirlenebilir. Bu hoş anın bir anda kabusa dönüşeceğini bir tek o hissetmişti belki de.

Odaya aniden yan odada çalışan Flag daldı. Odayı otistik bir çocuk gibi süzdü. Yüzünde hayalet görmüş kadar korku dolu bir ifade vardı. Hasta bir kedi gibi soluyordu. Sonra kapıyı hızla kapatarak odadan çıktı. Blazek: “Ne oldu buna” dedikten hemen sonra koridordan bir cadının ulumasını andıran yüksek bir ses geldi. Ted mekanik bir dürtüyle hızla sandalyesini geriye attı. Kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Sonra peşinden Blazek, onun peşinden de Van Rock… Berk donmuş gibi masasının önünde oturuyordu.Korkunç olaylar gözünün önünden film şeridi gibi hızla geçti. Sonra her bilinci yerinde insan gibi o da yapması gerekeni yapacaktı. O da arkadaşlarının arkadasından belki de kabusa doğru gidiyordu. Bu odada kabusun kapısını son kez açan o oldu.

Berk şimdi koridordaydı. Gördüklerine inanamıyordu. Oda arkadaşları da galiba bu korkunç olayın şokundaydılar. Üçü de karşısında heyyula gibi duran garip yaratığa karşı şok pozisyonunda duruyorlardı. Karşılarında kana susamış, gözleri camlaşmış, kaba etleri mosmor olmuş bir insan vardı. Buna insan diyemeyiz, insandan yaratığa evrim geçirmiş aç zombi. Flag o zombinin önünde, boynu kanlar içinde yüzü koyun bir şekilde yatıyordu. Blazek, Ted ve Van Rock arkalarını dönerek koşmaya başladılar. Berk o zombiye bakakalmıştı. Ted geri dönüp güçlü kollarıyla hareket etmesi için Berk’in kollarını kendine çekmeye çalıştıysa da bu işe yaramadı. “Berk, hadi… gitmemiz gerek”, Ted daha fazla ısrar edemeden korkusuna yenik düşerek oradan uzaklaştı. Berk hala zombiye büyülenmiş gibi bakıyordu. Bunun hiçbir anlamı yoktu. Sadece şoktaydı. Ve zombi Berk’e doğru ağır ağır yürümeye başladı. İnek dışkısına bulanmışa benzeyen o iğrenç elini Berk’in omzuna koydu. Tam o sırada büyük bir şiddette silah sesi duyuldu. Berk irkilerek kendine geldi. Yüzünde korkunç bir kabustan uyanmış bir insanın görünümü vardı. Ama kabus daha yeni başlıyordu.

Koridorun bitiminde bina nöbetçisi Kelly vardı. Kelly elinde büyük bir çifteliyle o iğrenç zombinin başını parçalara ayırmıştı. Berk’in belleğinde, mantık dışı görülen rüyalar gibi birden kurban bayramları belirdi. Tabi bunu burnuna gelen et kokusu sayesinde hatırladı. Şimdi Kelly’nin arkasında iri bir hortlak vardı. Kelly’i parçalamak arzusu yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. O zombinin arkasından bir tane daha çıktı. Onun arkasında bir tane daha, bir tane daha… Koridorun eşiğinden koyun sürüsü gibi geliyorlardı. Aşağıda onlarca zombinin insanın kanını donduracak kadar korkunç sesleri geliyordu. Hepsi de kana susamış ve korkunç… Kelly’in arkasındaki zombi iyice ona yaklaştı. Arkadaki zombiler ise koşmaya çalışıyorlardı. Hepsi de taze kan kokusuna sahip olmak için dünyanın sonuna kadar koşturacak kadar istekliydiler. Berk yüzündeki tedirgin ifadeyle: “Kel arkana bak!” diye bağırdı. Kelly arkasına bakar bakmaz kendini iri zombinin kucağında buldu. Şişmiş etlerden kurtulmak kolay değildi. Ne kadar güçsüz olsalar bile… Berk ilk zombi kurbanını canlı olarak izlemişti. “Oh… Hayır!” Arkasına dönerek hızla koşmaya başladı. Şimdi o koridordaki zombiler zevkle Kelly’in tadına bakıyorlardı.

Berk duraksamak istemiyordu. “Acaba arkamdan koşuyorlar mı? Acaba diğer arkadaşlarıma ne olmuştu? Kurtulmuşlar mıdır, yoksa bize saçma gelen, filmlerde ve bilgisayar oyunlarında gördüğümüz o ısırıldıktan sonra dirilme sahnesini mi yaşıyorlardır?” Bunları düşünmek bile istemiyordu. Koridor boyunca koştu. Hemen solda merdiven vardı. Oradan aşağıya inmek zorundaydı. Bu zamanda insan, hazır silah varken ya kendini vurur ya da göğsünü gererek korkusuz bir savaşçı gibi düşman karşısına çıkardı. Berk’in damarlarında Türk kanı akıyordu, o asla pes etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Karşısına o ürpertici uğultu seslerini çıkartan zombilerin çıkacağından çok korkuyordu. Merdivenlerden koşarak indikten sonra titreyen ayağını dördüncü kata bastı. Etrafta kimse yoktu. Zombi olmak üzere yerde boynu kanlı bir halde yatan polis memurlarından hariç…

Yanında üçüncü kata inen merdiven vardı. Evet o merdiveni kullanıp üçüncü kata inecekti. Tam inecekken aklına pencere geldi. Sonra bunun delilik olacağını düşünüp kafasından savuşturdu. Üçüncü kat da aynıydı. Hiç beklemeden merdiven basamağına doğru ilerledi. Adım adım aşağıya doğru inerken o ucube insanların boğuk sesi daha da yükseliyordu. Üçüncü katla ikinci kat arasında koşarken sol tarafındaki açık bir pencere dikkatini çekti. Durarak geri geldi. Pencereden sarkarak dışarıya baktı. Cehennem sandığı dışarıda, tehlike oluşturacak hiçbir şey görünmüyordu. Ah, evet hiçbir şey. Canlı olan hiçbir şey… Pencereden atlamayı bir an düşünerek kafasında irdeledi. “Eğer bu sesler binadan geliyorsa buradan atlamalıyım” diye mırıldandı korku ve dehşetle. Sağ ayağını kaldırarak pencerenin beton basamağına koydu. Tam o sırada bir ses duyuldu. Duvara yapışık olan hoparlörden bir insan sesi geliyordu. “Berk, biz bina dışındayız…” İçini ürkekçe çekerek konuşmasına devam etti, “Eğer hayattaysan biz acil alarm arabalarının bulunduğu kısma gidiyoruz” dedi. Ve ses bir daha duyulmadı. “Lanet olsun. Ted…” Berk bu kelimeyi ingilizcenin o lokum kadar hoş şivesiyle söylemişti. Büyük bir sevinçle bağırdı. “Yaşıyorlar!”

Berk umutlanmıştı. Az önceki korkuyu bir az olsun içinden atabilmişti. Bu korku tıpkı çırılçıplak halde uçsuz bucaksız olan mısır tarlalalarında koşmaya benziyordu. Ve Berk bu korkunç mısırlardan kurtulmak için bir ipucu bulmuştu. Ted’in ses tellerindeki ürkeklik duygusu kelimelerle karışınca ortaya korkunç tiz bir ses çıkmıştı. Ted sanki “Bizi yemeye geliyorlar Berk” diye haykırmıştı. Berk onların bekçi kulübesinde olabileceklerini düşündü. Pencereden tam atlayacakken gözü bekçi kulübesine ilişti. Kulübede iki kişi duruyodu. Gözlerini iyice açarak baktı. Evet iki kişi kulübenin içindeydi. Ne yaptıkları belli değildi. Onların Ted ve Blazek olduğunu saptadı. Bunu onaylamak için sol eliyle iki parmağını birbirine vurdu. Bu tik çocukluğundan kalmıştı. Annesi oğlunun bunu atlatması için çok çaba harcamıştı. “O kahrolası doktorlara gideceğime parmak şaplatırım daha iyi” bu düşünce hala belleğinde pinekliyordu.

Pencerenin kenarından tutunarak aşağıya atladı. Yaklaşık sekiz metreden atlamak ona pek zarar vermedi, biraz sendeledi fakat ayakta durmayı başarabildi. Şimdi ölüm kokusunu daha yakından hissediyordu. Kulübeye doğru koştu. Oraya geldiğinde kimseyi göremedi. Etrafına bakındı. Ana kapıyı açarak yola çıktı. Park yerine baktı görünürlerde kimse yoktu. Kırgın bir duyguyla kendisini beklemeyip gittiklerini düşündü. Tıpkı çocukluğunda futbol oynamak için arkadaşları tarafından çağrıldığı halde kimseyi dışarıda bulamadığı gibi. Kendini hiç bu kadar yorgun hissetmediğini düşünüyordu. Yorgun ve bitkin bedenini yolun karşısındaki ağaçlıklara kadar taşıdı. Uykusuzluğunu buraya kadar bastırabildi. Kendini temiz çam kokusunun altına atarak belki de son kez yapabileceği rahat uykuya daldı.

Blazek ve Ted park yerinin arkasındaki garajda ses çıkarmadan bekliyorlardı. Az önce araba almak için park yoluna doğru giderken iki zombinin saldırıdına uğramış ve çareyi bu araba garajına saklanmakla bulmuşlardı. Ted usulca Blazek’e doğru eğilerek: “Gittiler mi dersin?” diye fısıldayarak sordu. Blazek: “Galiba,hiç ses yok” Ayağa kalkarak dışarıya baktı. “Gidip bir kontrol etmeliyim” dedi Ted, “Sessiz ol seni duymasınlar” diye tembihte bulundu. Blazek bir karşılık vermeden yakıt bidonlarının üzerinden atladı. Büyük, üçgen biçimi pencereye doğru gitti. Güneş ışınları gözüne çarpmasına rağmen dışarıyı sağlıklı bir seyirle süzebildi. “Eveet. Üç kişi zig zag çizerek kuzeye doğru gidiyorlar” Blazek yüzündeki neşeli ve güleç ifadeyle: “Üç yosun kafa buradan uzaklaşıyor” diyerek Ted’e döndü ve sırıttı. Ted ise yapmacık bir gülüşle espiri yaptığını sanan Blazek’i tatmin etmeye çalıştı. Sonra ise rahatlamış bir ifadeyle ayağa kalktı ve şefin yanına doğru gitti. Ted yüz hatlarını gererek: “Şef, şimdi ne yapacağız? Onları atlattık ya diğerleri… Şu anda belki de yüzlerce o yosun kafalı insan kan yudumlamak için Times meydanında aranıyorlar. Hastaneler bu lanet yaratıklarla dolu. Mantıklı, insan gibi düşünebilen kimse yok. Hepsi amaçsızca kent sokaklarında dolaşıyorlar. Tek amaçları taze kan koklayabilmek. O lanet filmlerdeki saç…”

Yürürlerken Blazek eliyle dur işareti yaparak Ted’in sözünü kesti. “Bunları nereden çıkardın. Senin düşündüklerini sadece bir deli düşünebilir” diyerek korkuyu yumuşatmaya çalıştı. Aslında kendisi de çok korktuğunun farkındaydı. Bu denli tecrübeli birinin böyle davranması gerekiyor ya. Amerikan polislerinin panik anında klasik davranışları: Sakin ol ve başar. Tekrar yürümeye başladılar. “Nereye gittiklerini biliyorlar mıdır acaba?”, Ted: “Hayır efendim hayal edebiliyorum” Blazek buruşuk dudaklarını yaladı. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu fakat önüne bakarak yürümeye devam etti. O sırada kanalizasyondan esen rüzgarın kokusu kadar iğrenç kokan ağzını açtı “Arabalardan birini alıp bir an önce burayı terketmeliyiz. Ve ah, buraya en yakın eyaletten yardım istemeliyiz, Boston olabilir. Eee…” Blzek arkasını döndü. “Sen beni dinlemiyorsun!” diye çıkıştı. Ted dalmış bir şekilde pencereden zombilerin gittiği yöne doğru bakıyordu. Ama az önce zeki kafası iki duyuyu da alabilmişti. O da yürümeye başladı. Artık eski yaşama tutkusu yok olmuştu. Gözleri kısık, bitkin bir halde: “Ama henüz hiçbir bilgimiz yok. Yani bu lanet ölüler…” bu halde gülerek durakladı: “evet, belki bu lanet ölüler daha şehir merkezinde değildirler, belki de bundan başkanın haberi bile yoktur” dedi. Ted: “Boston emniyet merkezinden askeri destek istemeliyiz” Blazek, “Aslında binaya girip bize en yakın telefondan haber verebiliriz” Ted kaşlarını çatarak: “Saçmalama! Eğer girersek bir daha çıkamıyacağımızı biliyorsun” Blazek anlamlı bir ifadeyle Ted’e baktı. Ted yumuşayarak: “Özür dilerim” dedi. “Pekala” Ted: “Bak şef, biliyorum sana karşı sesimi yükselttim ama” duraksadı, öksürdü ve bir çırpıda konuşmasını bitirdi; “Ama ben oraya giremem”.

Blazek bir şey söylemedi. Arkasına dönerek yürümeye başladı. Ted de ona katılarak: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Blazek buruşuk parmağıyla arabayı gösterdi “Şu gördüğün arabayı alarak emniyet merkezine gimeliyiz. Belki oraya taşmamışlardır. Ya da eyaleti terk ederiz” diye cevap verdi. Ted umutsuzca atılarak, “Yolları tıkamadıysalar” diyerek yere baktı. Blazek bunu duymuşsa da duymamazlıktan geldi. Araba kapısını açmaya çalışırken zorlandığını farketti. “Hadi be seni..” ve açmayı başardı. Blazek kapıyı açtıktan biraz sonra, karşısındaki manzaraya sarsılarak tepki verdi. Ted Blazek’in fal taşı gibi açılmış gözlerini gördükten sonra yan koltuğun camından sürücü koltuğuna doğru baktı. Blazek’in o hayalet görmüş kadar korku dolu ifadesini gördükten sonra kötü bir şeylerin beklediğini tahmin etmişti. Bunda yanılmamış olduğu gördüğü manzaradan belli oluyordu.

Araba koltuğunda mosmor olmuş bir ölü vardı. Blazek şiddetle haykırdı. Ted ise camlaşmış gözleri gördüğü anda çalılıklara koşarak kustu. Blazek kapıyı hızlıca kapattı. Bu sesle irkilen Ted bir an olsun o ölünün ayaklandığını düşündü. Blazek: “Diğer arabaya binmeliyiz” Ted rahatladı, cebinden çıkardığı mendille ağzını temizledi. Sonra”Tamam,” diye mırıldandı.Boğazında kalan kusmuk parçacıklarını temizlemek için kuvvetlice öksürdü. Blazek arabanın sürücü koltuğu kapısına doğru ilerlerken yine o iğrenç cesetle karşılaşçağını düşündü. Ve bunu istemese de kapıya gidene kadar sürdürdü. İçeriyi dikkatlice süzdükten sonra, “oh..” diye rahatlamış bir ifadeyle onayladı. Ted, Blazek’i bu halde görünce gülmemek için dilini ağzının içinde tutmaya çalıştı. Sonra yine bulantı geldi. Yüzünü arkaya çevirerek, “İ-içerisi boş mu?” diye sordu: “Tanrıya şükür boş”, Ted: “Tamam. O zaman bir an önce bu kahrolası yerden uzaklaşalım.” Blazek arabanın kilitli olan kapılarını açarak, “Tamamdır. İçeri girebilirsin” dedi. Ted kapıyı açarak koltuğa yerleşti. İki elini apışlarının arasına soktu. Normal bir kişi bunu yapmazdı. Ama Ted korkuyordu. Korkmamak elde değildi. Gerilerek içini çekti. Midesi buz gibi oldu ve sanki oraya eşki bir tat oturdu.

Bu aynı küçük yaştayken babasının çok istediği bir şeyi aldıktan sonra onu kullanmak için duyduğu neşeli bir heyecan gibiydi. Kalp atışları tikli bir kişinin göz kapaklarının açılıp kapanma hızı kadar vardı. Ama bu sefer o tatlı heyecandan değildi. İnsanın yaşamak istemediği en kötü duygu, can güvenliği olmayan bir kişinin duyduğu korku dolu düşüncelerden doğan istenmedik bir duyguydu. Koltuğun verdiği huzur dolu konfor Ted’e dertsiz tasasız geçen küçüklüğünü hatırlattı. İki kaşını yukarı doğru kaldırdı, gülümsedi. Bu hafif bir gülümsemeydi. Daha iyisini yapamıyordu. Gamzelerini iyice belirginleştirmişti. Alnı genişledi. Ve bunları yapmasına neden olan o sıcak aile ortamı geldi aklına.

Babasını, annesinden daha çok sevdiğini düşündü. Maine eyaletinin fakir köşesinde büyümüştü. Hayaletlerle de büyüdüğü şüpheliydi. Çünkü orası terkedilmiş bir şehir kadar ıssızdı. Babası şehir merkezinde limonata satarak geçimlerini sağlıyordu. O, kendi yaşamını düşünmeyip Ted’in bu yerlere gelmesi için herşeyi yapmaya hazır bir babaydı. Bir seferinde Ted, tüm arkadaşlarında olan ve sadece o yaramaz alete gözü yaşlı bir şekilde bakmakla kalmış bir bisiklet istemişti umutsuzca. Babası yeni bir iş aradığını, cebinde sadece on dolar olduğunu söylemişti. Bu sözden sonra Ted çok üzülmüştü. Bir çocuk çok istediği şeyi alamadıktan sadece iki gün sonra sabah uyandığında o şeyi yanında görünce ne kadar sevinie kim bilir. İşte Ted bunu yaşamıştı. Babası kalan biriktirdiği parasıyla “Toys” adlı sürekli zenginlerin uğradığı mağazadan Ted’in istediği bisikleti almıştı. Ted babasına çok sıcak sarılmıştı ki kokusu hala üzerindeydi. O olaydan bir hafta sonra babası ölmüştü.

Her zaman olduğu gibi limonata tezgahını Maine meydanına kurmuştu. Bir süre sonra çok yakınlarda bir korna sesi işitti. Ses sanki kulaklarının dibindeydi. Ve sonra arabaya bile bakamadan tezgahla birlikte havada uçtuğunu gördü. Yaklaşık üç metre havadaydı. Havada gözlerini yumdu ve bir daha açamadı. Yaşamının son anlarında yaşadığı bazı iyi ya da kötü yanlarını hatırlamak anlatılmayacak kadar iyi bir iştir. Berbat olsalar bile…

Ted arabanın sarsıntısıyla hayaller aleminden uyandı. Bir şaşkın gibi kafasını iki yana doğru salladı. Gözlerini kırptı “Blazek!” diye bağırdı. Blazek koşarak açık olan sürücü kapısına ulaştı. Gözlerine New York şehrinin cesedi yansıyordu. Blazek bağırarak: “Geldiler” dedi. Koltuğa hızlıca oturdu. Bu çok sert bir oturuş olacak ki koltuktan toz dumanları çıktı. Kapıların hepsini kilitledi. Yüzünde telaşlı bir ifade vardı, haraketleri yaparken de elleri titriyordu. Kaşlarını kaldırarak etrafına baktı. Sanki bir şey arıyordu. Torpido gözünü açtı. O anda Ted elini tutarak: “Ne arıyorsun?” diye sesini yükselterek sordu. Blazek her zamanki gibi kaşlarını çatarak: “Lanet olası anahtarı” diye bağırarak cevap verdi. Sonra ikisi de anahtarı aramaya koyuldular. Ted onu ararken bir anda gözü arabayı görmek için ön cama asılı duran aynaya ilişti. Oraya yansıyanlar; uzun, sivri, içe doğru kavisli, dipleri kan kırmızısı dişlerin sahipleri balmumundan yapılmış mumyalara benzeyen korkunç zombilerdi. Blazek anahtarı yere bakarken buldu. Uzanarak eline aldı ve kontağa taktı. Anahtarı çevireceği anda aklına arabanın çalışıp çalışmayacağı geldi: “Ya benzini yoksa!”

Ted: “Acele et!” diye bağırdı. Ted başkalarına karşı olan saygı duygusunu da kaybetmişti artık. Blazek sıkıca tuttuğu anahtarı gözlerini kapayarak çevirdi. Araba sorunsuz bir şekilde çalıştı. Gaza basarak hareket ettirdi ve bu cehennemden uzaklaştılar. Araba çalışmasaydı, bir daha sosisli sandviç, mayonezli kızarmış patates ya da kola içmeyeceklerdi. Kandan hariç… Blazek’in kalbi ardı ardına hızlı bir şekilde atıyordu. Buz gibi olmuş midesi bulanmaya başlamıştı. Bağıracak, hatta sevinecek hali bile yoktu. Yüzü kan kırmızısı kesilmişti. İlkokul çağında öğretmeninden dayak yemiş öğrenci gibi bir hali vardı. Sol eliyle direksiyonu tutmuş, sağ elini ise bıyıklarının önüne götürmüştü. Daha önce arabayı hiç bu kadar alelacele hızlı bir şekilde kullanmamıştı.

İkisinin de içini telaşla karışık korku ifadesi sarmıştı. Blazek nedeni olmadığı halde arabayı gereğinden çok hızlı bir şekilde sürüyordu. Kilometre göstergesine doğru baktı. İbre doksanbeşi gösteriyordu.

‘New York merkez, 20 KM’ yazan tabelayı hızlı bir şekilde geçtiler. Az önce çiseleyen yağmur hızlandığı halde Blazek beynini kemiren soru işaretleri yüzünden bunu anlayamadı bile. Yola bakıyor, ama beyni ölümü düşünüyodu. Yağmur artık tipiye dönüşmüş kadar hızlanmıştı. “Şimdilik kurtulduk.Şimdilik…”

Devamı yakında!

Osmanlı zamanında işkence

Osmanlı zamanında yapılan bir kaç işkence şekli…….

1-mahkumun elleri baglanır,diz üstü çöktürülür,hemen yan tarafında da kızgın bir sac (ekmek yapmak için kullanılan sacın büyüğü) vardır.mahkumun kafası çok hızlı bir şekilde ve tek darbede halka açık bir yerde uçurulur ve kesik baş hemen kızgın sacın üstüne oturtulur.kızgın sacın sıcaklıgından dolayı beyin kan dolaşımı varmış gibi hisseder ve gözler görmeye bir süre devam eder.mahkum bir süre kendi ölü bedenini,celladı,kendisine bakan halkı görür.

2-içi boş, iri bir ağaç kütüğünün içine mahkum sokulur. mahkum kütüğün içinde ayaktadır.kütük te mahkumun gövüs hizasındadır.mahkum kütüğün içine sabitlenir.yedirilir içirilir.hiç bir yemek esirgenmez.ama mahkum her türlü dışkısını bulundugu kütüğün içine yapar.bir süre sonra dışkılar gövüs hizasındaki kütükten dışarı çıkmaya başlar.ve dışkının asitik özelliğinden dolayı mahkum çıplak vücudu çok ama çok uzun bir süre boyunca yavaş yavaş erimeye maruz kalır.

3-zina yapan erkekler için:testisleri dipten kopartılır,içi açılıp iki yumurtalık mahkuma çiğ çiğ yedirilir

MARMARA canavari efsanesi

Lonch Ness Canavarı dünyanın en popüler canavarlarından biri. Türkiye’nin en popüleri ise Van Gölü Canavarı. Hakkında yüzyıllardan beri yüzlerce hikaye anlatılan ve birçok görgü tanığının olmasına karşın Marmara Canavarı, bu iki rakisinin gölgesinde kalmış. Marmara Canavarı hakkında özellikle Tuzla’da bir çok efsane anlatılır.

En çok bilinen efsane ise 1970 yıllarında yaşanmış olanıdır. Gecenin bir yarısı teknelerini limana bağlayaniki balıkçı, Anadol pikaplarına atlayıp evlerinin yolunu tutmuşlar. Yol mezarlık yanından geçiyormuş. Arabayı süren bu mezarlıktan korktuğu için dualar ediyormuş. Diğeri batıl korkuları olmadığından arkadaşıyla dalga geçiyormuş.

Bu sırada şoför aniden firene asılmış. Çünkü ince bir ağaç enlemesine yola devriliymiş. Şoför “Ben hayatta inmem” demiş. Diğeri babayiğit bir adammış, “Ben tek başıma hallederim” diyip çıkmış arabadan. Gece karanlığında ince uzun ağaca bakıp: “Kavak ağacı galiba” demiş. Yaklaşıp ağacın gövdesine sarılıp da ağacın kabuğunun yumuşak olduğunu ve kımıl kımıl hareket ettiğini hissedince babayiğitlik filan kalmamış taabii; aynen tabanları yağlamış.

Arkadaşını dikkatle izleyen şoför ağacın hareketlendiğini ve yukarı doğru kalktığını görünce, karşısındakinin ağaç değil de ben diyim on, sen de yirmi metre boyunda dev bir yılan olduğunu farketmiş. Yılan başını kazdığı mezardan çıkarınca dehşete düşen şoförün saçları o anda bembeyaz kesilmiş. Allahtan karnını mezarda doyurduğu için canavar ne şoföre ne de arkaşına saldırmamış. Denize doğru akıp gitmiş. İki arkadaş perişan halde köylerine dönmüşler.

Sonradan köyün yaşlılarından yılanın Marmara denizinde yaşayan ve denize yakın mezarlardaki, yeni gömülen ölüleri yiyerek yaşayan bir canavar olduğunu öğrenmişler. Anlattıklarına göre; daha önceleri yılanın çok aç kaldığında balıkçı teknelerine dahi saldırdığı olurmuş. O zamanlarda Yalova ve Kumla’da da ortaya çıkarmış. Marmara Canavarı’yla karşılaşan herkes söz birliği etmişcesine yılanın bir kavak ağacı boyu ve eninde olduğunu söylermiş. Ama yıllardır Marmara Canavarı’nı gören olmamış.

——

alintidir

yurttaki cinler

Bu efsane, 80′li yıllarda dilden dile dolaşıyordu. Gazi Kız Öğrenci Yurdu’nda bir grup kız, eğlence olsun diye cin çağırmaya karar vermiş. Bi odaya toplanıp başlamışlar seansa. Cin çağırmadaki en önemli husus da, cini geri göndermekmiş. Kızlarımız cini çağırıp bi güzel eğlenmişler. Hatta dalga falan bile geçmişler, gülmekten yerlere yuvarlananlar olmuş.

İşleri bitince cini göndermek istemişler ama cin gitmiyomuş. Saatlerce uğraşmışlar. Sonunda cin gitmiş. En azından öyle sanmışlar. Gece yarısından sonra ise katlardan tuhaf tuhaf gürültüler gelmeye başlamış. O aralarda da bi sapık hadisesi yaşanmışmış yurtta. Cin olayını bilmeyen diğer kızlar korku içinde gürültüleri yurt idaresine haber vermiş. Gene sapık geldi sanılmış ve yurt didik didik aranmış ama bi’şey bulunamamış. Herkes tekrar odasına çekilmiş. Ancak o tuhaf gürültüler hala devam ediyomuş. Bu kez polis çağırılmış. Bütün kızlar dışarı çıkarılıp bi de polis didik didik etmiş yurdu. Ama yine nafile. Hiiiç bi’şey bulunamamış.

Bu esrarengiz gürültüler durmuyomuş. Cin çağıran kızlar, olayı kendi aralarında konuşurlarken birisi, “Yaa yoksa bizim cin mi gitmedi mi, o çıkarıyo olmasın bu gürültüleri?” demiş. Aynı cini tekrar çağırmaya karar vermişler. Evet, gerçekten de önceki cin kendisiyle alay edildiği için gitmemiş ve cini kim çağırdıysa ancak o ikna edip gönderebilirmiş. Cini çağıran grubun başındaki kız panik olmuş. Çok da iyi bilmezmiş bu işleri. Ertesi gün bilenlerden cinlerle ilgili bi’şeyler öğrenerek cini göndermeye çalışmış. Ama o gürültüler durmamış. Cinin gidip gitmediği tam anlaşılamamış. Ancak o günlerde Gazi Yurdu’nun üst katlarından atlayarak intihar eden kızın, işte bu kız olduğu söyleniyormuş.

biraz hayal gücü kullanılınca çok ürperiyosun

Ahşap evdeki hayalet

Her sey 1994 yilinda basladi. Olaylarin yasandigi yer ise, tarihi ahsap bir evdi. Yüksel ailesi yakinda içinden çikilmaz bir hal alacak alan olaylari baslarda önemsemedi.

Üsküdar semtinde oturduklari ahsap binada meydana gelen ilk gariplik evdeki isiklarin kendi kendine yanip sönmesiydi. Elektrikçiler ve tamirciler çagrildi ve binanin elektrik sistemi kontrol edildi. Ancak probleme rastlanmadi.

Bir süre sonra, Emir Yüksel uykusunda rahatsiz edilmeye basladi. Gece yattiktan sonra üzerine bir agirlik çöküyor; bazi geceler güçlükle agirliktan kurtuluyor ve çigliklarla uyaniyordu. Genelde evde bulundugu zamanlarda da bu gerilimi hissediyor, evden çikinca rahatliyor, ancak tüm bunlara anlam veremiyordu.

Son çare olarak, esini ve çocugunu alarak evden tasinan Emir Yüksel, bir süre için yasanan tüm garip olaylari o eski ahsap evde biraktiklarini düsündü. Ancak, bir gece yatmak için odasina giderken karsisinda bir siluet belirdi ve kayboldu. Bu siluetin ortaya çikis sikligi artinca, Emir Yüksel’in esi ve kizi da ayni görüntüyle karsilasinca, ailenin geceleri kabusa dönüstü. Olayin bir diger ilginç sahidi de ailenin köpegiydi. Evde tanimlanamaz varlik dolastiginda köpek hemen uzun uzun ulumaya basliyordu.

Bir gece, yine isiklar yanip sönmeye basladi. Köpek yine huzursuz hareketler yapiyor ve uluyordu. Çileden çikan Emir Yüksel çiglik çigliga bagirip çagirmaya basladi ve varliga onlardan ne istediklerini sordu. O gece bu soruya yanit alamadilar; ancak tüm aile ilk defa silueti hep birlikte gördü.

Çaresizlik içinde, belki de bu varligin onlara anlatmak istedigi bir sey var düsüncesiyle evlerinde bir seans düzenlediler; bundan sonuç elde edemediler.

ALINTIDIR…

311 Nolu Oda

Güney Afrika’nin Cape Town sehrindeki bir hastanede devamli esrarengiz ölümler oluyordu. Hemsireler haftalardir üst üste her cuma günü 311 numarali yogun bakim odasina yatirilan hastalari ölü bulmaktaydilar.

Bu sir dolu ölümlere uzun süre açiklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu. Uzmanlar odanin havasini bakteriyolojik bakimdan kontrol ettiler. Güney Afrika’nin önde gelen bilimadamlari ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüsmeler yaptilar. Hatta isin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek degerlendirildi, ancak onlarin arastirmalari da sonuçsuz kaldi. Ve tabii bu arada 311 numarali odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyorlardi.

Son çare olarak 311 numarali yogun bakim odasi devamli gözetim altina alindi ve nihayet odadaki ölümlerin sebebi ortaya çikti. Sonuç trajikomikti. Cuma sabahi saat 6′da odalari temizleyen temizlikçi kadinin, hastanin bagli bulundugu solunum
cihazinin fisni çekerek elektrik süpürgesinin fisini taktigi, temizlik bittikten sonra solunum cihazinin fisini yeniden takip, odadan çiktigi görüldü.

Dabbe nedir?

D@BBE HAKKINDA

Gece evinizde yalnızsınız… sıkıldınız ve canınız herzamanki gibi internete girmek istedi… Birkaç siteye baktıktan sonra maillerinizi kontrol etme zamanı geldi… Çok ilginç bir mail hem de en yakın arkadaşınızdan gelmiş… Maili açıyorsunuz… arkadaşınız size bir fotoğrafını göndermiş… Fakat fotoğraf hiç de sıradan değil… Arkadaşınız korkunç bir durumda sizden yardım istiyor… fotoğrafa dikkatle bakıyorsunuz… biraz daha dikkatli bakıyorsunuz…. ve D@bbe virüsü size de bulaşmış oluyor… Evet Kıyamete yakın dünyayı kasıp kavuracak ve elektromanyetik dalgalarla taşınarak hücreleri infect edecek bir virüsten bahsediyoruz… İnternete bağlanıp belirli bir ağa lokalize olduktan sonra bilgisayarınızın monitörü ve gözleriniz aracılığıyla, tıpkı kuduz virüsü gibi beyne ulaşacak bir virüs… Kıyamet virüsü… Beyninizin sonsuz görüntü üretme mekanizmasını harekete geçirerek size hayalinizin bile kaldıramayacağı korkunçlukta görüntüler gösteren bu virüs D@bbe filminin ana eksenini oluşturuyor… .

Dabbe, Kuran-ı Kerimde Neml suresi 82.ayette geçen ve 1300 yıldan fazladır İslam alimlerinin ne olduğu hakkında ortak bir zeminde buluşmadıkları bir varlıktır… Kıyamete çok yakın çıkacağına inanılan bu varlık, topraktan çıkacak, herkese aynı anda etki edecek, onlarla konuşacak ve şimdiye kadar yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir şiddet uygulayacak. D@bbe isimli Türk korku filmi bu varlığın interneti ele geçirerek sanal gibi görünen, sinsi ve insana hızla bulaşan bir virüs olabileceği iddiasında… Bunun için filmde bir çok kanıt öne sürülmüş… Bunlardan biri D@bbe kelimesinin köken olarak örümcek ağı gibi yayılan şey anlamına gelmesi(WWW-worlwideweb)… topraktan çıkması… bilgisayar ve internet teknolojisinin yüzde yüz toprak mamülü silisyum-silikonla olan ilişkisi… Dabbe’nin herkese aynı anda etki edebilmesi… internette aynı anda binlerce kişinin aynı adreste buluşması… .insanlarla konuşabilmesi… yeryüzü ve gökyüzü arsasını doldurabilmesi vs… filmi izlediğiniz zaman internet kavramının nasıl korkunç ve kontrol edilemez bir varlığa doğru gittiğini göreceksiniz…

Filmin senarist ve yönetmeni HASAN KARACADAĞ’ın Genetik uzmanı ve eski fizik olimpiyatları şampiyonu olduğunu düşünürseniz ve de Japon korku sinemasında çok önemli başarılar yakalamış olduğunu da hesaba katarsanız D@bbe’nin korkunçluk derecesini tahmin edebilirsiniz…

Türk korku sinemasında gerek konu gerekse anlatım biçimi olarak devrim yapacak olan D@bbe’yi kaçırmamanızı öneririz… Uyarıyoruz, bundan sonra maillerinizi kontrol ederken dikkatli olun zira KIYAMET VİRÜSÜ D@BBE’NİN GENETİK VE QUANTUM FİZİĞİNE GÖRE BU GÜNLERDE VAR OLMA VE YAYILMA OLASILIĞI HAYLİ YÜKSEK!!!

dabbe filminin yönetmeninin yorumu

İnsanoğlu var olduğu günden beri korkularıyla yüzleşmekten çekinmiş fakat bu duyguyu içinden silip atamamıştır. Çünkü bütün korkuların temelinde ÖLÜM korkusu yatmaktadır. Peki ama neden?… Çünkü ölümden sonra ne olup biteceği hakkında hiç kimsenin inandırıcı hiçbir delili yoktur… Zaten dinlerin çıkış noktası da bu değil midir?…Hayata madde veya quantum anlamında baktığınızda aslında ölüm denilen birşeyin olmadığını görürsünüz… Çünkü hiçbir atom yapısı vardan yok edilemez…yani atom ölemez sadece form değiştirir… Dolayısıyla Ölüm kavramını var eden ve düşündürten şey Fizik değil Metafiziktir. Ve bu metafiziğin en güçlü silahı da bilinmeyenin insan ruhuna verdiği korkudan başka bir şey değildir… Bir korku filmi yaparken çıkış noktasının kesinlikle bu olması gerektiğini düşünüyorum… Sinemanın anlamı gerçek malzemeden hayal üretmek olduğuna göre Korku filminin görevi de benim için hayali malzemeyle gerçeklik etkisini izleyiciye verebilmektir….

D@bbe filminin nasıl ve ne zaman bir film fikri olarak kafamda var olduğunu enteresan bir şekilde hatırlamıyorum… Ama bu filmin benim için 2 önemli noktası var… birincisi insanlığın kıyameti kendi elinden üreteceğini iddia etmesi ikincisi de internet kavramının giderek nasıl bir yaratığa dönüştüğünü göstermeye çalışması…

Japonyada bulunduğum süre içerisinde inanların kendi kültürleriyle olan organik ilişkisini ve bu ilişkinin sinemayı ilgilendiren tarafını inceleme fırsatı buldum.. Bu konuda henüz net bir sonuca ulaşamamakla beraber yapacağım bir korku filmi olsa bile kendi kültürümden malzemeleri kullandığım zaman nasıl veriler elde ettiğimi gördüm ve sinemaya bir daha aşık oldum… D@bbe filminin korku sinemasına yeni bir takım varyasyonlar getirebileceği inancımı hala taşımaktayım…

DABBET-ÜL ARZ NEDİR?

“O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız; ve o dabbe onlara şiddetle, gerçeklere inanmadıklarını söyler.” (Neml Suresi, Ayet 82)

“Kıyametin alametlerinden birincisi güneşin batından doğuşu ve kuşluk vaktinde Dabbet-ul Arz’ın çıkışıdır.” Hz.Muhammed

Dabbe yaşıyor, hiç kimse tarafından tanınmıyor, insan türünden değildir ve korkunç bir şekli vardır. Saçı ve kılları her tarafa yayılmıştır. Bütün renklerden oluşmuştur. Yere ve bulutlara aynı anda ulaşan uzunca bir boynu var. Doğuda olan batıda olan gibi onu görür, Ona ulaşmak isteyen ulaşamaz, kaçan ondan kurtulamaz’’

“Dabbe” tabiri, “yerden bir dabbe…” ayetinde belirsiz olarak kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim “Dabbe”nin insanlarla konuştuğunu belirtmiştir. Fakat onun diğer sıfat ve özellikleri,davranış biçimi ve çıkış yeri ile ilgili bilgileri meçhul bırakmıştır ve bunlar ancak gelecekte bilinecektir.’’

İslam tarihinde Dabbe hakkında çok tartışmalar yaşanmış ve hiçbir zaman kesin bir hükme varılamamıştır.Fakat inanılan gerçek, Kıyamete yakın bütün dünyayı saracak dehşetengiz bir varlığın yani Dabbe’nin mutlaka çıkacağıdır.

Sinemalarda izleyeceğiniz D@bbe filminde yönetmenin kendi kişisel yorumu bulunmaktadır.Bu yorum yapılırken gerek bilimsel gerekse dilbilimin reel ifadelerinden yararlanılmıştır.Bu yorumun özü ise D@bbet’ül Arz’ın interneti ele geçirmiş veya internet yoluyla bütün dünyaya yayılan elektromanyetik bir virüs benzeri varlık olabileceğidir.Sürreel veya metafizik gibi görünen bu yaklaşım nasıl olurda bir korku filminde işlenebilir diye düşünüyorsanız D@bbe filmini mutlaka izlemelisiniz.

“Dabbe yaşıyor, hiç kimse tarafından tanınmıyor, insan türünden değildir ve korkunç bir şekli vardır. Saçı ve kılları her tarafa yayılmıştır.Bütün renklerden oluşmuştur. Yere ve bulutlara aynı anda ulaşan uzunca bir boynu var. Doğuda olan batıda olan gibi onu görür, Ona ulaşmak isteyen ulaşamaz, kaçan ondan kurtulamaz’’

yukardaki yorumu dikkatle okuyun. Arapçaya sanskrit dilinden geçen D@bbe’nin sanskrit dilinde örümcek ağı gibi yayılan şey olduğunu hatırlayın.İnternetin world wide web(www) olduğunu düşünün.Yeri ve göğü aynı anda doldurabilen D@bbe’nin ve internetin çalışma mekanizması arasındaki ilişkiyi kurun…vs…vs…

evden eve nakliyat evden eve nakliyat radyo hikaye video hikaye bedava oyunlar mirc mrc bakrky Sohbet mirc mirc indir dizi izle film izle evden eve nakliyat evden eve nakliyat src kursu nakliyat arkada Sohbet siteleri Chat